içiyorum, öyleyse uyumuyorum...

24/11/2007 - Gece, Yağmur ve...

Gün ve Güneş ezelden beri eşlik etmez bana. Gece, Yağmur ve alkoldür benim mesai arkadaşlarım. Masa da özlemi ve aşkı servis ederler müdavimi olduğumuz köhne meyhanede. Herkes eliyle koymuş gibi bulur tabağını çatalını… Diğer müdavimler bilir misal oturduğumuz masanın gediklisiyizdir, oturamayız başka hiç masaya, rahat edemeyiz… Bunca zaman içinde gençten üç beş delikanlı dışında kimse zaten sorgulamadı oturduğumuz masayı. Sanki deniz bizim masandan sonra başlardı salınmaya, kendini göstermeye veya orada bir masa yok gibi davranırlardı.

 

Morrise bize pek bulaşmazdı, başkası olsa burnundan getirirdi, zevkin veresiyesi olmazdı, Morrise’e göre ne de olsa. Nedendir bilinmez bizim “hesap ödemez”imiz vardı. Gelen diğer müdavimler mutlaka ama mutlaka selamlarını bırakırlardı masaya. Aralarından cömert olanları da vardı tabii; bitmeye yakın rakımızı, mezemizi tazelemeden geçmezlerdi yanımızdan. Gece mesela her seferinde bozulurdu yan masadan gelen ikramlara, aşktandır derdim gelenler, özenmektendir, büyük saymaktandır derdim. Derdim de ne anlardı ne de dinlerdi beni. Kararıverirdi yüzü, söylenirdi herkese, bağırırdı Morrise’ ama ne Morrise ilgilenirdi Gece’nin huysuzluklarıyla ne de vazgeçerlerdi müdavimler masaya en azından “bir selam ” göndermekten.

 

İçkili lokantalara doğru uzanmaya yeltenmeyenlerden oluşan müşteri tayfasıyla sorunumuz olmazdı pek. Arada bir köhne yerleri gezerek çalım satan üç beş züppe düşerse mekânımıza onlarla kafa bulup eğlenirdik.  Ne de olsa biz herkesin yolda yürürken fark ettiği, etrafına ışık saçan çoğunluktan olmadık hiç. Loş ve köhne tabir edilen kendi mekânımızda demlenirdik. Bizi merak edip gelenler de bu kadar kralcılığa nasıl olsa dünden razıydı. Anlatacak hikâyeleri, kendilerini ispatlayacakları sohbetlerin nesneleriydik biz ne de olsa. O nesnelerin kısa süre için suyuna giderlerdi.

 

Bunca zaman oturunca aynı mekânda, aynı masanın gediklisi olunca, ister istemez müdavimlerin gözlerinin aradığı tipler olduk çıktık. En hırçınımız Gece bile zaman zaman çıkartacak başka huysuzluk bulamadığında, etrafına bakınıp en temiz sicilli akşamcılardan birine neden geçerken selam vermediğini sorardı. Hır gür çıkartmadan rahat edemeyen Gece’nin bu halini bile çok severlerdi.

 

Siyaseti de ezberden okurduk, şiiri de edebiyatı da. Sessizliğin timsali Yağmur gürlemeye başladı mı şaşırdı hala en eskiler bile. Ne de olsa hakkını vererek ve vurgularıyla insanı aptala çeviren bir huşuyla konuşurdu her seferinde.

 

Ben biraz daha silik kalırdım masada, biraz daha kandil misali, eğreti oturduğumu düşünenler, sonradan eklendiğimi sananlar olurdu hep. Bir kaçının sormuşluğu bile vardı bu iki iyi arkadaşın arasına girebilmenin yolunu yordamını. Gülerdim hep bu işe. Oysa Morrise bilirdi en iyi, bu masanın en eskisi bendim. Önce Gece düştü yanıma Morrise’in Meyhanesine. Ben o sıralar  çalışırdım  şarap parası için Morrise’in Meyhanesinde. Sabahtan akşama kadar ortalığı toparlar, tek kelime etmeksizin servis yapardım. İki yıl boyunca ne Morrise ne de ben bozmadık anlaşmamızı.

 

Kalacak yer, iki masayı birleştirince ortaya çıkan yatak sarhoş kafanın konabileceği en iyi kuş tüyü yastığa bedeldir, biraz yemek ve her akşam üç şişe şaraba denktim ben Morrise için. Morrise ne tuhaftır ki tam olarak aynısıydı benim için, o yüzden olacak hiç sorun çıkmadı aramızda.

 

Bir gün kapatmamıza yakın Gece geldi mekânımıza. Ben biraz afralı tafralı ne istediğini sordum, o da şarap dedi biraz afralı tafralı. Masanın etrafında dolaştım durdum uzun bir süre, bir an önce kalkıp gitsin, beni benimle ve şarapla bıraksın, mesai sona ersin dileklerimle. Baktı, şöyle tepeden aşağı süzdü beni. Para çıkardı cebinden, hesabı yolladı Morrise’e ve ekledi oturup oturamayacağımı. Her zaman işten sonra yalnız oturduğum masada oturuyordu bu sıra. Morrise destur verdi vermesine de, ben oturmak isteyip istemediğim bana sorulmadığı için pek bir duymazdan geldim. Sana söylüyorum diye kükredi Gece, al sandalyeni, geç her zaman oturduğun yere de ziftlen dedi.

 

Şaşırdım ne yalan söyleyeyim. Bunca zaman içinde mekanı kapatmadan içmeyen benim oturduğum masayı, masada oturduğum yeri, başka masadan itina ile kendim için sürüklediğim sandalyeyi  bilmesi şaşırttı beni. Oturdum ben de şaşkınlık içinde. Ne var diye sordum. Yalnız içerim ben, lafa söze gerek duymadan, dertleri Morrise dinler, ben çekmedim çekemem dedim bir hışımla.

Kalkmaya yeltendim.  Sakin sakin bakmaya devam etti, sanki az öncekükreyen o değilmişçesine. Bir sandalyeye, bir bana devirip durdu gözlerini. Sonra tıpkı her akşam benim yaptığım gibi dikiverdi gözlerini denize. Gündüz böyle değil de mi lanet diye mırıldandı. O an anladım, denizden bahsediyordu, hem de her akşam benim kurduğum cümlenin aynısıyla. Duraksadım, gülümsedim, sandalyeye yerleştim.

 

İlk böyle başladı işte, benim masamda, benim çalıştığım yerde. Gece ile tanışmamız benim son çalıştığım güne denk gelir, Morrise’in yanında. O günden sonra bir daha hiç çalışmadım, lakin her akşam aynı masaların üstünde yatıp kalkmaktan da geri durmadım. Dışarıda akan hayattan ayağımı kestim keseli, başka hiçbir yer, başka hiçbir yurt bilmedim. Dua ederim misal arada bir, Morrise’in sağlığı için ona bir şey olsa ne gidecek yerim var, ne de hatırladığım bir yaşama biçimi.

 

Geceyle tanıştığımız günden sonraki bir hafta uyur uyanık içip durduk, sızdık ayıldık, kavga ettik, yumruklaşmanın eşiğinden bir kaş patlamasıyla döndük, şaraptan geçtik, rakıda konakladık. Bir hafta boyunca sadece etrafında dolaştık hikâyelerimizin. Ürkek adımlar ve bin bir ayak oyunuyla birbirimizi tanımaya çalıştık. Başlangıçtan beri kendini gösteren o hiçbir şey konuşmadan, cümle aralarından birbirini tanıma mesaisi bu gün bile hala ilk günkü gibi sürmektedir. Hala alışamadık birbirimize ama ilk günkü kadar da yabancı değiliz artık.

 

Yağmur’un Morrise’in oraya ilk düşüşü de çok ilginçtir. Bir gece gençten üç beş çocuk, asker uğurlaması öncesi gözleri herkesi daha bir güzel görsün diye ucuz alkol niyetine düştüler bizim oraya. O çocuklardan biridir Yağmur. Çelimsiz, tıknaz, biraz ahmak bir görüntüsü olmasına rağmen geçerken selam verdi. Gerçi bugün bile hala bilmiyorum, o gün oraya ilk gelişi miydi yoksa bunca zaman içinde bizi çok gördü de biz o çelimsiz, tıkmaz çocuk yüzüne hiç mi aşinalık edinemedik.

 

Kızılca kıyamet bir gürültü vardı o akşam masalarında, bu bir köşede oturmuş, Morrise’in ölümlerden ölüm seçtiği üç beş şarkıyı mırıldanmaktaydı, kahkahaların arasında kukumav kuşu misali. Yeni yetmeliği yüzünden okunan çocukcağızla dalga geçmeleri belki iki saat sürdü. Gece bunca zaman içinde hiçbir şey söylemeden her zaman yaptıklarımızı bir fiil tekrar ederken, bir anda bir hışımla kalktı, gitti, çocuğun kolundan tuttu, aldı geldi çocuğu. Masaya oturttu, bu çocuğa tek kelime daha eden beni karşısında görür diye hiddet yaptı.

 

İlk başlarda ne yalan söyleyeyim, bozuldum biraz, bunca zaman tek kişi oturduğum masada daha iki kişi durmaksızın oturmaya yeni alışırken bir üçüncüyle, hele böyle sünepe, ahmak görünüşlü bir çocuğun üçüncülüğüne bozuldum. Masamıza ziyarete gelenler, muhabbet etmek için destur isteyerek oturanlar olurdu elbet ama hiç birini kolundan tutup zorla getirmezdik masaya.  Gece’ye bir şey belli etmedim gerçi. Gürültüden rahatsızlanıp, huysuzluk yapmasına alıştığımdan, bu da öyle bir durum dedim kendi kendime. Çocukla oturup konuşacak bir şey de bulamıyordum bu ön yargıyla. Öyle inceden tüttürdüğü Türküyü mırıldanmasını rica ettim. Adettendir ya gelenin hünerini göstermesi, bizim süt dökmüş kedi gibi yalanan oğlan çocuğu da başladı mırıldanmaya “… evlerinde ipekten bir halı var, şeker yemiş dudağında balı var…”. O mırıldandıkça, biz geceyle birbirimizin gözünün içine daldık. Konuşmadıkça, kavga etmemek huyumuz depreşti, kadehlerimizi parlattık. Yağmur inceden şakıdı kapatana kadar. Morrise diklendi en sonunda, kapatıyoruz herkes evine diye sabaha karşı. Velev Geceyle benim evim bu meyhaneydi. Morrise’in sözü ise Yağmuraydı besbelli. Birbirimizin gözünün içine baktık Geceyle. O sünepe haliyle, gözlerini öne düşüren tavrıyla kanımız kaynamıştı işte mesai sonunda. Kapattık dedik Morrise’e. Bir iki söylendi Morrise. Kapıyı çarpıp gitti. O akşam anlamıştık artık Yağmur’un da evi tıpkı bizim gibi Morrise’in Meyhanesiydi. Kapısı ister herkese açık zamanında, ister ışıkları kapattıktan sonra Yağmur’un evi de tıpkı bizim gibi bu meyhaneydi. Artık o da bundan sonra ne dışarı çıkabilecekti, ne de içeri girene dışarısını soracaktı.

 

Gece, Yağmur ve benim tanışma hikâyemiz böyledir yani, bilen bilmeyene anlatsın diye kaleme alalım, duvara asalım, selam vermek yerine merak giderelim ve artık başka konulara geçelim dedik. Tanışma faslının ardından masamızdan geçenleri, konaklayanları göçenleri anlatalım istedik sırayla. İlk söz kim itiraz ederse etsin Gece’nin olacak…

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Bir dostun tanımlamasıyla" Sen olmayan sorunlar bulup, onları çözmeyi iş ediniyorsun kendine"... Ustaya saygıyla eklemek istediğim bir şey var bu tanıma... Alkollüyken çarpılıyor algı ve değişiyor öncelikler, o sorunları çözmek için ölümü göze alarak yaşamak koyuyorum bardağa... yudumluyorum ara sıra...

Kategoriler

Arkadaşlarım

agnia
gilthoniel
kupavalesi
hayalayna
dina13
ar
prettygirl
twistagain
destiny
bcandann
sokakveduvar
ruhsuzbeden
melankolikkiz
Blogcu Yardım
parantezicihayatlar2
ozy1905
symrnahan
karaf
asligulerr
kanatsevdasi